Uzm. Psk. Bakiye Nergiz Ovacıklı
Kadın, tarihsel ve toplumsal bağlam içinde hem üretkenliği hem de doğurganlığı üzerinden tanımlanan çok katmanlı bir kimliğe sahiptir. Kadının aile içindeki rolü kadar, toplumsal alandaki varlığı ve katkısı da insanlık tarihi açısından belirleyici olmuştur. Ancak bu çoklu kimlik yapısı, özellikle annelik üzerinden tek boyutlu biçimde anlamlandırıldığında, kadının bireysel varoluşunu gölgeleyen bir yapıya dönüşebilmektedir.
Toplumların büyük bölümünde annelik, yalnızca bir rol değil; aynı zamanda “ideal kadınlık” tanımının merkezine yerleştirilen bir kimlik olarak kurgulanmaktadır. Annelik çoğu zaman kutsallık atfedilen, sorgulanamaz bir sorumluluk alanı olarak ele alınır. Bu yaklaşım, kadının bireysel tercihlerini ve yaşam çeşitliliğini görünmez kılma riski taşır.
Sosyoloji alanında annelik kavramı, yalnızca biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda güçlü bir toplumsal kurgu olarak ele alınmaktadır. Marshall (1999), anneliği “anne olmanın pratik gerçekliklerini ve toplumsal önemini kapsayan bir yapı” olarak tanımlar. Bu tanım, anneliğin kültürel değerler aracılığıyla şekillendiğini ve bireysel bir deneyimin ötesinde kolektif beklentilerle örüldüğünü ortaya koymaktadır.
Toplumsal yapı içinde yaygın olan annelik ideolojisi, çoğu zaman tüm kadınların doğası gereği anne olmak isteyeceği varsayımına dayanır. Bu yaklaşım, anneliği evrensel bir içgüdü olarak kabul eder ve kadınlık kimliğini annelikle özdeşleştirir. Sever (2015), geleneksel kültür içinde kadınlığın neredeyse yalnızca annelik üzerinden anlamlandırıldığını vurgular. Bu durum, çocuk sahibi olmak istemeyen kadınların dahi sosyal baskı altında kalmasına neden olmaktadır.
Bu çerçevede kadın, anne olmadığında “eksik”; anne olduğunda ise “tamamlanmış” olarak görülme eğilimiyle karşı karşıya kalır. Oysa paradoksal biçimde, anne olan kadınlar da çoğu zaman “yeterince iyi anne” olup olmadıkları yönünde yoğun bir içsel sorgulama ve suçluluk yaşayabilmektedir. Bu durum, anneliğin hem yüceltilmiş hem de ağır bir yük haline getirilmiş olmasının doğal bir sonucudur.
Geleneksel yapı içerisinde annelik çoğunlukla fedakârlıkla eş anlamlı kullanılır. Kadının bireysel ihtiyaçları, hedefleri ve arzuları ikinci plana itilir. Çocuğun yaşamı annenin zihinsel dünyasını bütünüyle kapladığında, hem kadın hem çocuk açısından sağlıklı olmayan bir iç içelik ortaya çıkabilir. Bu durum, annenin kendi kimliğiyle temasını zayıflatırken, çocuğun da bireyselleşme sürecini zorlaştırabilir.
Modern annelik anlayışında ise farklı bir dönüşüm gözlemlenmektedir. Günümüz anneleri, yalnızca anne değil; aynı zamanda birey, partner, arkadaş ve üretken bir özne olarak yaşamlarını sürdürme arzusundadır. Bu yaklaşım, psikolojik gelişim açısından sağlıklı bir model sunar. Çünkü bireyin kendi ihtiyaçlarını fark edebilmesi ve kendine alan açabilmesi, çocuğa da sağlıklı bir bireyselleşme alanı sunar.
Kadının yalnızca doğurganlığı üzerinden tanımlanması, bireysel potansiyelini sınırlayan bir bakış açısı yaratır. Kadınların eğitim, üretim ve toplumsal katkı alanlarındaki varlığı çoğu zaman görünmez kılınır. Özellikle çalışan anneler, bir yandan kariyer beklentileriyle, diğer yandan “yeterince ilgili anne olma” baskısıyla çift yönlü bir yük taşımaktadır.
Bu yapı, çocuk bakımının ve ev içi emeğin büyük ölçüde kadın üzerine bırakıldığı toplumsal düzeni de görünür kılmaktadır. Kadının bireysel gelişimini sınırlayan bu sistem, yalnızca kadın için değil, toplumun bütünü için de kısıtlayıcıdır.
Kadınlık ve annelik, birbirini dışlayan değil, birbirini destekleyen iki kimlik alanı olarak ele alınmalıdır. Kadının yalnızca anne kimliğiyle değil, bütün yönleriyle var olabildiği bir yapı; hem bireysel ruh sağlığı hem de sağlıklı çocuk gelişimi açısından koruyucu bir zemindir.
Kadın, yalnızca anne değil; aynı zamanda düşünen, üreten, seven, sınır koyan ve kendine ait bir iç dünyası olan bireydir. Kadının kendi alanına sahip çıkabilmesi, çocuğun da kendi kimliğini güvenle inşa edebilmesinin ön koşullarından biridir.
Unutulmamalıdır ki; yetişkinler kendi iç dünyalarına alan açabildiklerinde, çocukların da kendileri olabilmeleri için gerekli psikolojik iklim oluşur.
Kaynakça
Badinter, E. (2011). Kadınlık mı Annelik mi? İstanbul: İletişim Yayınları.
Miller, T. (2010). Annelik Duygusu: Mitler ve Deneyimler. İstanbul: İletişim Yayınları.
Aktaş, G. (2019). Günümüz toplumlarında anneliğin değişen biçimlerini sosyal medya kullanıcıları üzerinden değerlendirmek. Fe Dergi, 36(2), 253–271.
Marshall, G. (1999). Sosyoloji Sözlüğü (Çev. O. Akınhay & D. Kömürcü). Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.
Sever, M. (2015). Kadınlık, annelik, gönüllü çocuksuzluk. Fe Dergi: Feminist Eleştiri, 7(2), 72–86.
Yorum bırakın